Hidayeti ve Sapıklığı insan Seçer

27/8/2007

Hidayete ermek/kavuşmak ve iman etmek ile kafir olmak veya sapıklığı seçmek konusu yanlış anlaşılan konulardan biri olarak günümüzde de düşünce hayatımızda karışıklıklara neden olmaya devam etmektedir.

Konuya girmeden önce şu gerçeğin bilinmesinde yarar var: inancımızda büyük öneme sahip olan bu konunun, yanlış anlaşılmasının temelinde kuşkusuz ki,
Kur'an'a bütüncül bir anlayışla yaklaşmamak yatmaktadır.

Sitemizin Kur'anı Gereğince Anlaşılmasının Önündeki Engeller bölümünde de değindiğimiz gibi, ayetlere anlam vermeye çalışırken, Kur an'm bir bütün olarak ifade ettiği genel anlamı gözönünde bulundurmazsak, yani ayetleri tek başına ve yalın olarak ifade ettikleri anlamlarıyla anlamaya çalışırsak, anlaşılması gerekenin yerine kendi anladığımızı geçiririz. Bu da yanılmamıza, yanlışa düşmemize neden olur. îşte bu konuda da, böylesine bir yanlışa düşmüş olmanın çelişkisini yaşamaktayız.

Bir ayetin ne dediğini anlamaya çalışırken, anlaşılması gerekenin ne olduğu konusunda, Kur'anın genel anlayışına
ve özellikle aynı konuyu içeren diğer ayetlere uygunluk sağlamasına dikkat edilmelidir. Bu dikkati göstermeyenler, söylenen şeyle, söylenmek istenen şey arasında yanlış bağlantı kurdukları için, farklılık ve çelişki ortaya çıkmakta ve söylenmek istenen şey yanlış anlaşılmaktadır.

Kur'an, insanın seçme iradesine/özgürlüğüne sahip olarak yaratıldığını, dileyenin dilediği yolu, seçme hakkına sahip olduğunu defalarca ve açık bir biçimde belirtmiştir.  Kur'an, insanlar, hidayete erip, doğru yolu bulsunlar diye, Allah tarafından gönderilen bir kitaptır.

Bu, Allah'ın,
insanlar arasında hiçbir ayırım gözetmeksizin, hepsinin doğru yolu bulmaları, hidayete ermelerini istediği anlamına gelir. Allah'tan, doğru yolu gösterici elçilerin, hidayete erdirici kitaplar (rehber)'ın, doğru ile yanlışı açıklayıcı/ayir dedici vahyin gönderilmesi,
bütün insanların hidayete ermeleri ve iman etmeleri için değil midir?

Kitabın insanlar ikna olsunlar diye, herşeyi örnekleyerek açıklaması, insanın sonunun nasıl olacağını bildirmesi ve bizatihi Kur'an kendisinin insanları doğru yola, hakka çağıran bir mesaj olduğunu, iyi yolla, sapık yolu iyice ayırarak, bunların neler olduğunu apaçık gösterici olduğunu belirtmiş olmasına rağmen; Kur'an, dünyanın imtihan dünyası olduğunu, Allah'ın insanları sınamakta olduğunu bildirmesine rağmen; kimi müslümanları,

"inananı ve inanmayanı, mümini ve kafiri, hidayete ereni ve sapmışı Allah belirlemektedir. Allah seçici olarak, dilediğini hidayete, dilediğini de sapıklığa yöneltmektedir“  diye düşünmeleri ve inanmaları doğru olabilir mi?

Kuşkusuz bu düşünce ve inanç Kur`ana ters düşmektedir. Çünkü şayet öyle olsaydı
iman eden ve etmeyenin, hidayete erenin ve sapıklığı seçenin, hiçbir suçu ve sorumluluğu olmaması gerekirdi, öyle ya, insan yapmadığı veya seçmediği birşeyden ne diye sorumlu tutulsun ki? Düşünebiliyor musunuz!

Allah, kullarından  bir kısmına iman vermeyecek, onları hidayete erdirmeyecek; onları inkarcı yaparak, sapıklığa itecek; ondan sonra da inanmıyorlar diye/sapık oldular diye cezalandıracak. Böylesi bir çelişkiyi Allah'a yakıştırmak nasıl doğru olabilir? Hangi akıl sahibi bunu kabul edebilir?

Bu yanlışı islam'a mal etmeye çalışan zihniyetin
Kur'an'dan ne kadar uzak ve kopuk bir zihniyet olduğu bîr kez daha açıkça belli olmuyor mu? Şayet bu konuda seçici ve belirleyici Allah ise o zaman ne diye küfredenleri Cehenneme göndersin? Veya bunun tersi olarak iman edenleri ne diye Cennete göndersin? Çünkü, iman edenler, bu tercihi kendi iradeleri ile yapmamış olup, bunda bir payları yoktur.

Oysa ki birşeyi hak etmek için, ne gerekiyorsa yapmak gerekir, îman edeni Allah belirlediğine göre, onu ne diye Cennetle ödüllendirsin? İnanan ve inanmayanı, kabul eden ve etmeyeni Allah belirliyor diyorsak, o zaman bunun neticesinde insanın bir suçu, günahı veya sevabının olmadığı neticesine varırız. Öyle ya, mademki bu seçimi Allah yapmıştır o zaman insan ne diye suçlu olsun ki?

Bu gerçeğe rağmen Kur'an daki kimi ayetleri, iman ve inkar edenleri Allah belirler, hidayet Allah'tandır; Allah dilemedikçe kimse hidayete eremez, Allah dilediğine hidayet, dilediğine sapıklık verir şeklinde anlamak, anlamlandırmak nasıl doğru sayılabilir? Ne var ki örnek olarak seçtiğimiz aşağıdaki ayetler ve benzer ayetler dikkate alınarak, sanki "insanların neyi seçeceğine Allah karar vermektedir" şeklinde anlaşılabilmektedir.

Bu anlayışın yanlış olduğunu yukarıda izah etmeye çalıştık. Buna ilave olarak, konu ile ilgili yüzlerce ayetten örnek olsun diye birkaçını vererek izahımıza devam edeceğiz. Ancak öncelikle konunun yanlış anlaşılmasına neden olan ayetlerden bir kaçına değinmeye çalışalım:

"Bizim ayetlerimizi yalanlayanlar, karanlıklar içinde kalmış sağır ve dilsizlerdir. Allah dilediği kimseyi şaşırtır, dilediği kimseyi de doğru yola koyar" (Enam-39).

"Allah'ın izni olmadan hiç kimse inanmaz ve (Allah) pisliği (huzursuzluğu, azabı), akıllarını kullanmayanların üzerine kor" (Yunus-100),

"(Ey Muhammed), sen onların yola gelmelerini ne kadar istesen de Allah şaşırttığını yola getirmez ve onların yardımcıları da olmaz!" (Nahl-37),

''Allah dileseydi, hepinizi bir tek ümmet yapardı, fakat (o), dilediğini saptırır, dilediğini doğru yola iletir. Ve siz mutlaka yaptığınız şeylerden sorulacaksınız" (Nahl-93).

Kur'an'da, hidayet ve sapıklık veya iman ve inkar etme konusunda bu ayetlerle aynı anlama gelebilecek daha birçok ayet bulunmaktadır. Bu dört ayetin analizini yaparak ilahi murada yani söylenen şeyle, ne söylenmek istendiğine dair yapacağımız açıklama, benzer ayetler için de geçerlidir. Konu ile ilgili ayetlere yaklaşımda şu hususa çok iyi dikkat edilmelidir:

Kur'an'da hiçbir yerde doğrudan
"Allah dilediğini saptırır, dilediğine hidayet verir" şeklinde başlayan veya yalnızca bu cümleden ibaret olan bir ayet göstermek mümkün değildir. Buraya örnek olarak aldığımız ayetlerde de görüleceği gibi "ayetleri yalanlayanlar", "akıllarını kullanmayanlar", "öğüt almayanlar", "yanlışta ısrar edenler", gerekçe gösterilerek, hidayet ve sapıklık söz konusu edilmektedir.

Bu ayetlerde olduğu gibi, konu ile ilgili bütün ayetlerde iman ve küfür
bir gerekçeye dayandırılmaktadır. Söz konusu gerekçeleri gözardı edenler, karşı koyanlar, yok sayanlar muhatap alınarak onlara şöyle denmek istenmektedir:
"Sizler bu gerçeklere (gerekçelere) aldırmayıp ve söylenenleri kabul etmediğiniz için, tavrınız sadece sizi bağlamakta ve gerçekten kaybeden de sizler olmaktasınız. Tercih hakkı size bırakıldığından, bu tercih hakkım kötüye veya iyiye kullanmış olmanın bedeli de size aittir. 'Hidayeti ve sapıklığı'; seçme ve tercih etme hakkını size kullandırıcı olarak ve bu konuda izin vererek yani dilediğinizi seçmeye müsaade ederek, seçmenize karışmayarak Biz vermiş oluyoruz/ işte Kur'an "dilediğimize hidayeti, dilediğimize sapıklığı veririz " bu anlamda kullanmıştır.

Ey insanlar! Eğer size seçme hakkı vermeseydim veya hidayeti ve sapıklığı biz yaratmasaydık sizin birşey yapmaya (hidayeti veya sapıklığı seçmeye) gücünüz yetmezdi, iyi ve kötü olanı biz yaratıyoruz, siz ise sadece seçiyorsunuz. Yani yaratıcı olarak hidayet ve sapıklığı biz veriyoruz (size sunuyoruz); seçici olarak da sîzler seçiyorsunuz, işte vermek bu anlamdadır, istenilen mevki Allah'tır, Diğer bir deyimle veren mevki Allah'tın insan alandır, insan, Rabbi tarafından kendisine verilen hidayet ve sapıklıktan dilediğini alır.

Bu konuda tercih etme ve seçme hakkı tamamen ona aittir;
Yalnız bu alma işinde Allah, insanı iyi olanı alması için Kitap ve elçi ile desteklemektedir. Kötüyü alırsa cezalandıracağı, iyiyi alırsa ödüllendireceği ikazında bulunarak, iyi olanı alması için uyararak, Allah, kullarından yana tavır almaktadır.

Rabb'imizin, "Biz dilemedikçe hidayete eremezsiniz" ve "Biz dilemedikçe doğru yolu bulamazsınız" şeklinde de birçok ayeti bulunmaktadır. Bu tür ayetler bir durum testaiti yapmaktadır. Bir şeyin olmasını istemek veya karar vermek değil- birşeyin sonucunu açıklamaktadır bu ayetler. Rabb'iniz, öncelikle kullarına doğruyu ve yanlışı, iyiyi ve kötüyü, imam ve küfrü açıkça göstererek onları iyi olanı seçmeleri konusunda uyarmaktadır.

Ancak bu gerçeğe rağmen kimi kullar yanlış olanı ve küfrü seçmektedirler. Bu kimseler hiçbir uyarıya aldırmamakta, inat ve tam bir kararlılıkla bu tavırlarım sürdürmektedirler, îşte bu hal üzerinde olanlara, Allah demektedir ki: "Onları girdikleri yoldan ancak Ben döndürebilirim. Onlar kendi kararları ile artık dönmezler; onlar, ancak
benim kararımla dönebilirler .yani ben dilemedikçe dönmezler. Onların doğruyu bulmaları ancak benim müdahale etmeme ve onlara verdiğim seçme hakkını iptal etmeme seçeneğiniz yoldan değil benim gösterdiğim yoldan gitmek zorundasınız dememe bağlı İşte Allahın dilemesi bu şekilde olursa ancak ozaman bu kimseler doğru yolu bulurlar seçerler.

Aksi halde bu mümkün olmaz.yani Allah dilemedikçe (dönmelerine karar vermedikçe) onlar yanlış yoldan dönmezler… Allah dilemedikçe deyiminin vurgusundan da bu işin düzelmesinin tamamen Allahın dilemesine kaldığını bunun dışında hiçbir şeyin yararının olmadığı anlaşılmaktadır.

Allah her şeye güç yetiren olduğu için şayet isterse en azmışı dahi zorla doğru yola döndürür. Diğer bir deyimle Allah inanmayan ve sapıtmışlara demektedir ki siz öylesine azmış ve sapıtmışsınız ki sizin doğruyu bulmanıza hiçbir şeyin gücü yetmemektedir.

Ancak ben müdahale edersem ancak ben dilersem düzelirsiniz. Başka türlü düzelemezsiniz. Allah'ın dilediğine hidayet verdiği dilediğini de saptırdığı gerçeğinin böyle anlaşılması gerektiğine inanıyor ve son sözün kur'an a bırakıyoruz.

 Bu sizin ellerinizin yapıp öne sürdüğünün karşılığıdır. Allah kullara asla zulmedici değildir. (al-i İmran-182)

(Allah'a) ortak koşanlar diyecekler ki Allah isteseydi ne bizi ne de babalarımız ortak koşmazdık hiçbir şeyi haram yapmazdık. Onlardan önce yalanlayanlar da böyle demişlerdi de nihayet azabımızı tatmışlardı. De ki yanınızda bize (çıkarıp) göstereceğiniz bir bilgi (yazılı belge) var mı? Siz sadece zanna uyuyorsunuz ve siz sadece saçmalıyorsunuz.(en'am-148)

Her nefis ölümü tadacaktır. Biz sizi sınamak için şerre de hayra da müptela kılıyoruz. Ve sonunda bize döndürüleceksiniz. ( Enbiya -46)

Kim iyi iş yaparsa yararı kendisinedir. Ve kim kötülük yaparsa zararı kendisinedir. Rabbin kullara zulmedici değildir. (fussilet-46)

Kim ahiret ekinini istiyorsa onun ekinini artırırız kim dünya ekini istiyorsa ona da dünyadan bir şey veririz.fakat onun ahirette bir nasibi olmaz…(Şura-20)

Göklerde ve yerde bulunan her şey Allah'ındır. (bunları yaratmıştır.)ki kötülük edenleri yaptıklarıyla cezalandırsın güzel davrananlarıda güzellikle mükafatlandırsın (Necm-31)

Biz ona yolu gösterdik: Ya şükredici veya nankör olur (insan-3)

Kısa ve doğru yolu Allah gösterir. Ama o yoldan sapan da var Allah dileseydi hepinizi doğru yola iletirdi (Nahl-9)

İman ettikten,Rasulün hak olduğunu gördükten ve kendilerine açık deliller geldikden sonra inkar eden bir topluma Allah nasıl yol gösterir?Allah zalim toplumu doğru yola iletmez. (Al-i imran-86

Tevhidi Düşünceyi Gereğince Kavrayamamış Olmak

27/8/2007

Kuşkusuz Tevhid, Allah'ı birlemektir, Allahı birlemek ise, sanıldığı gibi sadece bir olduğuna inanmak ve ondan başka ilah olmadığını kabul etmek değildir. Günümüzde büyük bir çoğunluk, Allah'ı sayı olarak birlediği halde, bir çok alanda müşrik konumuna düşmektedir.

Çünkü, Allah'ı sadece sayı olarak birlemek, tek başına yeterli değildir. Allahı sayıda olduğu gibi, özellikleri ile de birlemedikçe Tevhid gerçekleşmez. Yani, Tevhid, Allah sayı ve özellikleri ile birlemektir.
Allah'a ait bir özelliği O'nun dışında başka bir varlığa tanımak/vermek/görmek şirktir.

Örneğin, her insan bir takım şeyler bilir, fakat her şeyi bilemez, Her seyi ancak Allah bilir.
Kim ki birilerine her şeyi bilir diye inanırsa şirke düşmüş olur.

 

Keza, Gayb'ı ancak Allah bilir, kim ki gaybı bilme özelliğini kendinde veya bir başkasında görürse, bu özelliği ile Allah'a eş koşmuş olur. Çünkü bu Allah'a ait bir özelliktir.

 

Hüküm koyma, helal ve haramı tesbit etme hakkı Allah'a aittir. Kim ki Allah'a ait olan bu hakkı kendisinde veya bir başkasında görürse şirke düşmüş olur. Çünkü bu Allah'a ait bir özelliktir.

 

Sayı olarak Allah'ı birlediği halde, özelliklerinde Allah'a bir çok ortak koşmuş ve böylece Allah'la birlikte bir çok ilah edinmiş olan günümüz müslümanları, müşriklik sayılacak bu kabullerinden vazgeçmedikçe, Tevhid'î inancı kavramadıkça Kuran'ı gereğince anlamaları mümkün olamaz, ister Kur.'an'ı yüzlerce kez okusunlar, ister Arapça'yı en detaylı şekilde bilmiş olsunlar yine de Kur'an'ın mesajını kavrayamazlar.

Çünkü, Kur'an Tevhid esası üzerine kurulmuştur. Kur'an'dan, Tevhidi çıkardığımız zaman Kur'an, gerçekten hiçbir şey ifade etmeyen ve bomboş bir kitap haline dönüşmüş olur.
Tevhidin zıddı sirk Şirk, Allah'ı varlık olarak kabul ettiği halde, O'na başka birşeyi eş koşmadır. Allah'a ait özellikleri başka bir varlıkta da görmek şirktir. Nitekim, Mekke'li Müşrikler de Allah'ı var kabul ettikleri halde, Onunla birlikte veya o'na rağmen başka ilahlar edinmişlerdi.

Örneğin, Allah'ın koyduğu yasaları değil, kendi yanlarından koydukları yasaları geçerli sayıyorlardı. Oysa kî yasa/hüküm koymak hakkı sadece ve sadece Allah'a ait bir özelliktir. Keza, helal ve haramı da belirleme hakkı sadece Allah'a aittir. Kim kî Allah'ı yaratıcı olarak kabul ettiği halde, helal ve haramı belirleme hakkını ve yetkisini başka bir güçte, otoritede, varlıkta veya kendisinde görürse. Allah'a ait bu özelliği Allah'tan başka şeylerde gördüğü/tanıdığı için şirk işlemiş olur; yani müşrik olur.

"Andolsun onlara "Gökleri ve yeri kim yarattı, Güneşi ve Ayı kim (sizin yararınıza) boyun eğdirdi" desen; "Allah", derler. O halde nasıl Allah'ın birliğinden döndürülüyorsunuz?" (Ankebut - 61)

ayetinde de görüldüğü gibi müşrikler, Allah'ı kabul ettikleri halde, o'na ait birtakım özellikleri, başka varlıklara tanıdıkları için müşrik olarak sayılmışlardır.

Bu gerçek apaçık ortada olduğu halde, günümüzde bir takım insanlar Allah'a açıktan eş koştukları halde, müslümanlıklarına toz kondurmamaları, kendilerini aldatmaktan başka bir anlam ifade etmez. Tevhidi inancı bozulmuş, şirkle kafası kirlenmiş bir kimsenin Kur'an'ı elbetteki gereğince anlaması söz konusu olamaz. Onun için, tevhidi gereğince anlamadan Kur'an'ı gereğince anlamak mümkün değildir.

Geleneksel Kültürün etkisi

27/8/2007

Kültürün bizde oluşturduğu ön bilgilerle/yargılarla Kurana yaklaşmak, ondan elde edilmesi gerekeni elde etmemize engel olur. Mevcut bilgilerimizi Kur'an'a göre değiştirme veya düzeltme yerine, Kur'an'a onaylatmaya kalkışırsak hak ile batıl birbirine karışır.

Günümüzde  Müslüman geçinenler, aradan geçen 1400 yıllık bir süre içinde birikmiş olan bilgi, kültür ve değer yargılarının kendilerinde oluşturduğu bakış açısı ile Kur'an'ı anlamaya çalışırken;
anlayışlarını Kur'an'a uyumlu hale getireceklerine, Kur'an'ı kendi anlayışlarına uydurmuş olmanın, çelişkisini yaşamaktadırlar.

Miras yolu ile atalardan devralınan cahili kültür, din adına korunmuş ve kutsallıklarına kutsallık katılarak yüce değerler halini almıştır.  Bu kutsallara göre düşüncelerini oluşturanlar, atalarının yolunu sürdürmeyi Allah'ın yoluna, uymaya tercih etmiş kimseler olduklarından, Rabbimiz onları şöyle uyarmaktadır:
 وَاِذَا قِيلَ لَهُمُ اتَّبِعُوا مَاۤ اَنْزَلَ اللَّهُ قَالُوا بَلْ نَتَّبِعُ مَاۤ اَلْفَيْنَا عَلَيْهِ اٰبَاۤءَنَا اَوَلَوْ كَانَ اٰبَاۤؤُهُمْ لاَ يَعْقِلُونَ شَيْئًا وَلاَ يَهْتَدُونَ (170)
"Onlara; ''Allah'ın indirdiğine uyun" dendiği zaman, "Hayır atalarımızı üzerinde bulduğumuz şeye uyarız" derler. Ya ataları bir şey düşünemeyen ve doğru yolda olmayan kimseler idiyseler"(2 Bakara-170).

 

Onlara,

وَإِذَا قِيلَ لَهُمْ تَعَالَوْا إِلَى مَا أَنزَلَ اللَّهُ وَإِلَى الرَّسُولِ قَالُوا حَسْبُنَا مَا وَجَدْنَا عَلَيْهِ آبَاءَنَا أَوَلَوْ كَانَ آبَاؤُهُمْ لَا يَعْلَمُونَ شَيْئًا وَلَا يَهْتَدُونَ (104)

 "Allah'ın indirdiğine ve Allah'ın elçisine gelin" dendiği zaman, "Atalarımızı üzerinde bulduğumuz yol bize yeter" derler. Ya ataları bir şey bilmeyen ve doğru yolda olmayan kimseler idiyseler" (5 Maide-104).

Özelikle islam'ın hızla yayıldığı dönemlerde kitleler halinde Müslüman olanlar, İslam öncesi inanç ve kültürlerine ait olan değer yargılarını da kendileri ile beraber islam'a taşıdılar. Böylece, geçmişlerine ait cahili inanç, kültür, örf ve adetler, mânâ ve özde hiçbir değişikliğe uğramamış olduğu için,
Vahy İslam'ı, Kültür islam'ına dönüştü.

 

islamı, cahili kültürle kirletme, ilk dönemin özel şartlarından dolayı mümkün olamamıştı.
Çünkü, ilk yıllarda îslamı seçenler bilinçli olarak seçim yapıyorlardı. Neye evet dediklerini biliyor ve kendilerini cahili hayata ait olan herşeyden arındırarak Islama giriyorlardı İlk yıllarda insanlar birer birer Müslüman olurlarken, daha sonraları topluluklar halinde İslam'lama girilmeye başlandı
.

İslam'a birer birer girenler, cahili hayatlarına ait neleri varsa hepsim islamın kapısında bırakıp öyle girerlerken, topluluklar halinde girenler ise bu hassasiyetten uzak bir şekilde kendileri ile birlikte cahili hayatlarına ait olanların büyük bir bölümünü de İslam'a soktular.

 

İlk zamanlar, Müslüman olmak demek, zulüm görmek, malından, canından yurdundan ve sevdiklerinden olmak demekken, daha sonraları (İslam devlet olunca) Müslüman olmak birçok avantajı da beraberinde getirmeye başladığından, insanlar da avantajlı olanı tercih etmeye başladılar.

Deyim yerinde ise işlerine de geldiği için Müslümanlığı sevenler çoğalmaya başladı, Müslüman olmanın insana avantaj sağladığı, güç ve itibar kazandırdığı dönemde islam'ı seçenler, mallarını ve canlarını ortaya koyarak seçenler gibi, islam'a teslim olarak değil, aynı zamanda çıkarlarına da uygun olduğu için seçtiler.

İlk zamanlar seçilen şey zor olandı. Sonraları kolayı seçmek oldu.
İşte kitleler halinde İslam'a girenlerin büyük bir çoğunluğa çıkarlarına ters düşmeyen konularda İslam'a uyarlarken, çıkarlarına ters düşen konularda da İslamı kendilerine uydurdular.


İslamı kendilerine uyduranlar bunu -Kur'an'ın kendisini değil- ondan anlaşılması gerekeni değiştirerek yaptılar.

Konuyu özetlersek, ilk dönem Müslümanları özlerinde olanı İslam'la değiştirerek Müslüman olurlarken, daha sonra kitleler halinde İslam'a girenlerin bir çoğunda bu değişiklik sözde bir değişiklik olmaktan öte gitmemiştir.

Böyle olunca da, dışta ve kabukta İslam olanlar, içte ve özde kültürlerini ve geçmişe ait olan değerlerini dîn olarak yaşamaya devam ettiler.

Allah ile Kul Arasındaki Aracılar

27/8/2007

Dinlerini, Allah'ın Kitab'ı yerine, Kitabın açıklayıcısı olarak gördükleri kimselerden (aracılardan) öğrenmeyi ve her dediklerini kesin doğru kabul edenler; aslında Kitab'a değil, O aracıların Kitap adına uydurdukları şeylere uymaktadırlar.

Aracı, Kitapla ilgisi olmadığı halde? Kitap adına ortaya ne koyuyorsa; konulan şeyin Kitab'a uygun olup olmadığına bakılmaksızın, kendisine uyan da onun gibi anlıyor ve inanıyor. Böyle olunca da Kitabın yerini, aracının görüş ve düşüncesi almış oluyor.

Zamanla kurumlaşarak toplum tarafından kendilerine dokunulmazlık özelliği de verilen bu aracılar, din adına kurallar koymaya başladılar. Konulan kurallar dinin önüne geçerek insanların gerçek dini anlamasına engel oluşturdu.

Mürşit, alîm, üstad, şeyh, veli, müftü, imam., hoca, molla, seyda, diyanet, ağabey, efendi... gibi isimi ve sıfat larla anılan bu aracılar insanlara
Allah'a ve Allah'ın Kitabına gitmelerini önermek yerine
, onları kendilerine çağırarak, Allah'a ve Kitab'a gitmede, kendilerini işin şartı olarak görüyorlar. Kul da bunlara takıldığı sürece Kitab 'ın kendisine asla kavuşamadığından; deyim yerinde ise hayatını 'kitapsız' olarak tüketmektedir.

Evet, ismi ve sıfatı ne olursa olsun, kim kendisini işin şartı olarak görüyorsa, o aracı konumundadır. Bu tür aracıların yollarına uyanlar, Allah'ın yolundan uzaklaşırlar:


وَأَنَّ هَذَا صِرَاطِي مُسْتَقِيمًا فَاتَّبِعُوهُ وَلَا تَتَّبِعُوا السُّبُلَ فَتَفَرَّقَ بِكُمْ عَنْ سَبِيلِهِ ذَلِكُمْ وَصَّاكُمْ بِهِ لَعَلَّكُمْ تَتَّقُونَ (153)
"işte Benim dosdoğru yolum badur ona uyun. Başka yollara uymayın ki Benim yolumdan uzaklaşmayasınız. sakınasınız diye Allah size böyle buyuruyor"

(6 Enam-153)

 

 وَلَقَدْ خَلَقْنَا اْلاِنْسَانَ وَنَعْلَمُ مَا تُوَسْوِسُ بِهِ نَفْسُهُ وَنَحْنُ اَقْرَبُ اِلَيْهِ مِنْ حَبْلِ الْوَرِيدِ (16)

"Andolsun, insanı Biz yarattık, kendi kendine ne fısıldadığını biliriz; Biz ona şah damarından daha yakınız" (50 Kaf-16)

 

 diyen Allah ile kulu arasında aracılık görevine soyunanlar, kendilerine itaat etmenin ve saygı göstermenin, Allah'a itaat ve saygı gösterme sayılacağını ileri sürerek

 

وَأَنَّ الْمَسَاجِدَ لِلَّهِ فَلَا تَدْعُوا مَعَ اللَّهِ أَحَدًا (18)

"Şüphesiz mescidler Allah'ındır. O halde Allah'la birlikte kimseye yalvarmayın"

(72    cin -17)
hükmüne rağmen insanları kendilerine itaat etmeye çağırmaktadırlar. Bu çağrılara uyanlar Allah'a kulluk yapalım derken, kula kul oluyorlar. Oysa ki Müminler ancak

إِيَّاكَ نَعْبُدُ وَإِيَّاكَ نَسْتَعِينُ (5)

"(Rabbimiz) Yalnız Sana kulluk eder, yalnız Senden yardım dileriz"

(1 Fatiha-5)

sözüne uyan kimseler din Kur'an'in koruyucu kanatları altına girmeden, Ona sığınmadan, O'nun yol göstericiliğine ve yoluna bağlanmadan, o'nu ahlak edinmeden, Ona teslim olmadan " Kur'an'a bağlıyız" sözü boşta kalır.

Arınmak isteyen, inancını ve kendisini korumak isteyen, Kur'an'a teslim olmalıdır. Kur'an adına uydurulmuş olanlara uymayı, Kur'an'a uymuş gibi görmek, uyulanları Allah'a denk tutmaktır. Onlara, "haham, rahip ve Meryem'in oğlu Mesih" konumunu vermektir:

"Onlar ancak tek İlaha kulluk etmekle emrolundukları halde, hahamı, rahibi ve Meryem oğlu Mesih'i Allah'ın yanısıra rabler edindiler. O'ndan başka ilah yoktur.
Allah onların ortak koştuklarından münezzehtir"
(Tevbe-31)

 

 Allah'a koşulan ortak, Lat, Uzza, Menat olunca şirk oluyor da, mürşit veya şeyh olunca niçin şirk olmasın? Değil şeyh veya mürşit, Allah'ın hükmü yanında, kendisine hüküm koyma hakkı tanınan Peygamber de olsa, bu şirktir, Peygamberlerin varisleri ancak onlardır kî: insanları yalnızca Kur'an'a çağınr ve Kur'an'a uymalarını isterler; kendi görüş ve düşüncelerine değil.

Ebu Cehil'in varisleri ise insanların Kur'an'aj uyabilmek için kendilerine uyulması gerektiğini şart koşanlardır, Bir yanda, doğrudan Kur'an'a çağıranlar, diğer yanda Kur'an adına kendilerine çağıranlar! Hangi çağrı uyulmaya değer?

3 اتَّبِعُوا مَا أُنْزِلَ إِلَيْكُمْ مِنْ رَبِّكُمْ وَلَا تَتَّبِعُوا مِنْ دُونِهِ أَوْلِيَاءَ قَلِيلًا مَا تَذَكَّرُونَ

 „Râbbinizden size indîrilen kitaba uyun. Ondan başka velilere uymayın. Ne kadar'da az düşünüyorsunuz (7 Araf-3)

diyen Allah, bize uyacağımız çağrının ne olduğunu göstermiyor mu? insanları doğrudan Allah'ın kitabına çağıran, onlara referans ve ölçü olarak O'nu sunan, kendisini dini anlamada ve uygulamada işin şart olarak görmeyen,bilgi ve birikimi ile başkalarına yardımcı olmayı amaçlayan, insanları güzel öğüt ve hikmetle Allah'ın yoluna çağıranların çağrısı mı? yoksa din adına oluşturulmuş fakat dinle ilgisi olmayan; din dışı, şirke bulaşmış kurum ve kuruluşlarına, cemaatlerine çağıranlar mı?

يَوْمَ تُقَلَّبُ وُجُوهُهُمْ فِي النَّارِ يَقُولُونَ يَالَيْتَنَا أَطَعْنَا اللَّهَ وَأَطَعْنَا الرَّسُولَ (66)

وَقَالُوا رَبَّنَا إِنَّا أَطَعْنَا سَادَتَنَا وَكُبَرَاءَنَا فَأَضَلُّونَا السَّبِيلَ (67)

66-Tizleri ateşte kızartıldığı gün: "keşke Allah'a ve Rasule itaat etseydik" derler." 67-"Derler ki: "Rabbiniz! Biz yöneticilerimize ve büyüklerimize uyduk.Fakat onlar bizi doğru yoldan saptırdılar"(33 Ahzap 66/67)

 

Allah, Peygambere bile yüzünü (yönünü) yalnızca kendisine çevirmesini isterken, aracılara ne oluyor ki insanları kendilerine çağırıyorlar?

فَأَقِمْ وَجْهَكَ لِلدِّينِ حَنِيفًا فِطْرَةَ اللَّهِ الَّتِي فَطَرَ النَّاسَ عَلَيْهَا لَا تَبْدِيلَ لِخَلْقِ اللَّهِ ذَلِكَ الدِّينُ الْقَيِّمُ وَلَكِنَّ أَكْثَرَ النَّاسِ لَا يَعْلَمُونَ (30)

"Sen yüzünü, Allah'ı birleyici olarak doğrudan dine çevir. Allah'ın yaratma kanununa (uygun olan dine dön) ki, insanları ona göre yaratmıştır. Allah'ın yaratması değiştirilemez. İşte doğru din odur. Fakat insanların çoğu bilmezler"

 (30 Rum-30).

 

 Kitab'a uymak, uyanları doğru yola, Allah'ın razı olacağı yola götürmeye, onları cennetlik yapmaya yetecektir.

Şu gerçek iyice bilinmelidir ki: Rasulullah yirmi üç yıl süren elçiliği boyunca insanları kendisine değil, yalnız ve yalnız Allah'ın kitabına davet etmiş ve bu daveti Allah'ın kitabıyla yapmıştır. Yani insanları Kur'an'a Kuranla çağırmıştır. Sıfatımız ne olursa olsun, kim olursak olalım bizler de insanları kendimize değil Allah'ın kitabına çağırmalıyız ve bu çağrıyı da Allah'ın kitabıyla yapmalıyız. vesselam

Alimlerin Görüş ve Düşüncelerini Ölçü Almak

27/8/2007

Hadis için söylenenler, alimler için de geçerlidir. Elbette hilenle bilmeyenin bir olmadığını; "her bilenin üstünde bir bilenin." olduğunu kabul etmekteyiz. Ancak bir şey daha biliyoruz ki, o da hiç kimsenin herşeyî bilemeyeceğidir.

Çünkü herşeyı bilmek, sadece Allah'a ait bir özelliktir. Hiçbir varlık, bu özelliği Allah'la paylaşamaz. Bu gerçekten hareketle diyoruz ki, kimileri, her şeyi doğru bilenler olarak gördükleri kimselere göre, islam'ı anlamak gerektiği inancındadırlar. Bu da İslam'ı Kur'an'a göre değil, onların anladığına göre anlamayı doğurmaktadır.

Onların Kur'an'dan anladıklarını, Kur'an'ın yerine geçirmektedirler. Böylece,
alimlerin kimi yanılgıları Kur'an'a mal edilmekte, inancımızda ve hayatımızda belirleyici bir fonksiyona dönüşerek, Kur'an adına, o yanılgıları yaşamamıza neden olmaktadır,

 

Alimlerin görüşünü ölçü almak ve Kur'an'ı onlar nasıl anlamışsa (onların her dediğini doğru varsayarak) öyle anlamaya çalışmak, Kur'an'ı onların anlayışlarında dondurmak ve sınırlamaktır. Oysa ki? onların görüş ve düşüncelerini, görüş ve düşüncemize katkı sağlaması bakımından değerlendirmek büyük bir yarar sağlayacaktır.

Kaldı ki alimlerin görüş ve düşünceleri de bağlılarınca zaman içinde öylesine bir deformasyona uğramıştır ki başlangıçta çoğunlukla Kur'an merkezli olan bu görüş ve düşünceler, giderek büyük bir oranda îslamî olma özelliğim yitirmiştir, îslamla sapıklık yer değiştirmiş, bidat ve hurafeler islamın yerini almıştır.

Buna paralel olarak, hidayetle sapıklık yer değiştirmiş; sapıklığa düşenler, hidayet üzerinde olanları sapıklıkla suçlar hale gelmişlerdir. Ve bu konuda yapılan uyanlara da 'siz alimlerden daha iyi mi biliyorsunuz?' anlayışı ile kulaklarım gerçeğe karşı tıkamışlardır.

Kendilerini izledikleri kişilere endekslediklerinden, onların kafaları ile düşünmekte ve böylece
akıllarını devre dışı bırakarak, vahy gerçeğine kapalı hale gelmektedirler.

 

Doğru yolu, Kitap'ta değil, bir takım kimselerin izinde arayanlar; onların açıklamalarım Allah'ın hükümleri gibi görerek din adına her dediklerine uymayı, Allah'a uyma saymaktadırlar:

"İnsanlara, Allah'a giden yolda Kur'an'a uyun, doğru yol ancak O'na uymaktır" diyeceklerine,

 "doğru ancak bizim düşündüğümüz ve bildiğimiz gibidir; bizim dediklerimize uyarsanız doğru yolda olursunuz"

demektedirler.

 

Allahü taala şöyle buyurur:

 

وَإِنَّ مِنْهُمْ لَفَرِيقًا يَلْوُونَ أَلْسِنَتَهُمْ بِالْكِتَابِ لِتَحْسَبُوهُ مِنْ الْكِتَابِ وَمَا هُوَ مِنْ الْكِتَابِ وَيَقُولُونَ هُوَ مِنْ عِنْدِ اللَّهِ وَمَا هُوَ مِنْ عِنْدِ اللَّهِ وَيَقُولُونَ عَلَى اللَّهِ الْكَذِبَ وَهُمْ يَعْلَمُونَ (78)

 "Orılar'dan bir takımı, Kitap'ta olmadığı halde, Kitap 'tan zannedesîniz diye dillerini eğip bükerler. O, Allah katından olmadığı halde: 'Allah katındandır' derler, bile bile Allah'a karşı yalan söylerler" (3 Ali-îmran  78).

 

Kendi anlayışını din haline getirip, insanları aldatmak için, 'bu da İslamdandır' diyerek, Allah'a karşı yalan uyduranlar, Allah'ın lanetine uğrayacak olanlardır:

اِنَّ الَّذِينَ يَكْتُمُونَ مَاۤ اَنْزَلْنَا مِنَ الْبَيِّنَاتِ وَالْهُدَى مِنْ بَعْدِ مَا بَيَّنَّاهُ لِلنَّاسِ فِي الْكِتَابِ اُولَۤئِكَ يَلْعَنُهُمُ اللَّهُ وَيَلْعَنُهُمُ اللاَّعِنُونَ (159)

''Gerçekten indirdiğimiz belgeleri ve doğru yolu Kitap'ta insanlara açıkladıktan sonra gizleyen kimseler var ya, onlara hem Allah lanet eder, hum lanetliler lanet eder"

 (2 Bakara -159).

Gerekçesi ne olursa olsun, ister iyi niyetle, ister insanları doğru yola iletmek, ve insanları uyarmak düşüncesiyle, ister islam'a hizmet amacıyla olsun hiç kimsenin kendi yanından dine bir şey ilave etmeye hakkı yoktur.

Doğru olan, din ne diyorsa, dediği kadarı ile kabul etmektir:

 

فَوَيْلٌ لِلَّذِينَ يَكْتُبُونَ الْكِتَابَ بِاَيْدِيهِمْ ثُمَّ يَقُولُونَ هَذٰا مِنْ عِنْدِ اللَّهِ لِيَشْتَرُوا بِهِ ثَمَنًا قَلِيلاً فَوَيْلٌ لَهُمْ مِمَّا كَتَبَتْ اَيْدِيهِمْ وَوَيْلٌ لَهُمْ مِمَّا يَكْسِبُونَ (79)

"Vay, Kitab'ı elleriyle yazıp, sonra da onu az bir değere satmak için, -Bu Allah katındandır- diyenlere! Vay ellerinin yazdıklarına! Vay kazandıklarına!" (2 Bakara - 79)

 

Alim olarak nitelendirilenler, bu özelliklerinden dolayı etraflarında yığınla insan toplananlar, insanların kendilerine değil de Kur'an'a gitmelerini şart koşsalardı, kurtuluşun kendilerinde değil, Kur an'da olduğunu söyleselerdi, vahdet bozulmaz ve alimlerin görüşleri dinin yerini almazdı.

« Önceki ::

Blogcu ile yapıldı